Geçen yazımızda 5. kol faaliyeti nedir sorusuna bir giriş yapmış ve bu yazıda da konuya devam edeceğimizi taahhüt etmiştik. Türkiye gibi, gündemin gün içinde yenilendiği bir ülkede konunun eskidiğini düşünenlerin olabileceği handikabına rağmen bu konuya devam etme gereği duydum. Zira aslında yıllar geçse, konular ve isimler değişse de 5. kol faaliyeti kapsamındaki manipülasyonlar hiç değişmiyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın gündeme getirdiği kavramın bağlamı; devleti, devletin kolluk kuvvetlerini ve hükümeti uyuşturucu kaçakçılığı gibi aşağılık bir suçlamayla itham eden ana muhalefet partisi liderinin hezeyanları oldu. Yine aynı günlerde, TSK’nın terör örgütüne yönelik operasyonlarda kitle imha silahları kullandığına ilişkin iddialar PKK menşeili olarak gündeme getirildi.
Oğul Bush, Irak’ı işgale gerekçe olarak Saddam’ın kitle imha silahları ürettiğine ilişkin nur topu bir bahaneyi takdim etmiş, ardında da Irak’ı yıkıma götüren ve yüzbinlerce sivilin kanına mal olan işgalini yürürlüğe koymuştu. Yıllar sonra o bahanenin kaynağı niteliğindeki itirafın(!) sahibi olan Iraklı mühendisin yalan söylediği ortaya çıktığında Irak paramparça olmuş, katliamlar ve çatışmalarla her gün onlarca masum insanın can verdiği bir yağma ülkesine dönüşmüştü.
1980 yılında Siyonist terör şebekesi Kudüs’ü başkent ilan edince, merhum Erbakan Türkiye sokaklarını teyakkuza geçirmiş, büyük nümayişler tertip edilmesine öncülük etmişti. Siyonist şebekenin Türkiye’deki gayr-ı resmi uzantıları (5. kolu) devreye girerek Erbakan’ın uyuşturucu kaçakçılığı yaptığının iddia edildiğine ilişkin haberleri manşetten ateşlemişti (Simaviler’in Hürriyet’i).
Aynı rahmetli Erbakan, 28 Şubat’ı hazırlayan süreçte aslı astarı olmayan birçok suçlamayla yıpratılmış, Erbakan hükümeti aleyhinde mitingler tertip ettirilmişti. O kadar ki, Susurluk kazası gibi Refah Partisi ve Erbakan’la uzaktan yakından alakası olmayan bir cerahatin faili haline dönüştürülmüş, bilahare de kendisini siyasi yasaklı olarak dünyadan uğurlayan “kayıp trilyon” davası ile suçlanmış ve aklanamadan dünyaya veda etmişti. (O suçlamaların senaristleriyle Erbakan’ın mirasçısı olduğunu iddia eden Saadet Partisi’nin bugün yan yana, kol kola olması ise aklın sınırlarını zorlayan bir garabettir, bu da ayrı bir yazı konusu)
Merhum Adnan Menderes’in Yassı Ada Mahkemesi denen tiyatrolarda hesaba çekildiği suçlamaların önceden özenle(!) hazırlanmış komik malzemelerden ibaret olduğunu meraklıları iyi bilirler. Kendilerine “Örfi İdare” diyen cuntacıların “altın dolu 12 uçakla kaçacakken yakalandı” bilgisini(!) içeren bildirileri sokaklarda dağıtarak kendilerine meşruiyet sağlaması alçaklığın da sınırlarını zorlayan bir kepazelikti. Bu arada, Menderes’in altınlarına ne olduğunu bilen yok.
Menderes’in başbakanlığı döneminde yaşanan 6-7 Eylül olayları hakkında dönemin askeri zevatından olan Sabri Yirmibeşoğlu’nun “6-7 Eylül de, bir Özel Harp işiydi. Ve muhteşem bir örgütlenmeydi” ifadeleri kayıtlarda duruyor hala. Olayların dayanağı olan Atatürk’ün Selanik’teki evinin yakıldığı iddialarının yalan olduğu sonradan anlaşılmış ama yaşananların telafisine imkan kalmamıştı.
Benzer iddiaların merhum Özal hakkında da bolca üretildiğini yaşı yetenler iyi hatırlayacak, yetmeyenler dönemin gazete sayfalarını karıştırınca rahatlıkla görebilecektir.
En başta bahsettiğimiz söz konusu akıl dışı ve ahlaksızca iddiaların gerekçesi “muhalefet etmek” olamaz. Zira, muhalefet etmekten asıl maksat, daha geniş kesimlerden ve daha çok oy almak olduğu halde, iddia sahiplerini komik ve hatta iftira suçlusu konumuna düşürecek, “tuvalet terliğine bile oy verecek” at gözlüklü parti militanları dışındaki kendi seçmenlerinin bile büyük çoğunluğunun tepkisini çekecek bu tür iddialar başka tür bir “hizmetin” ifasından ibarettir.
Hâsılı, ne FETÖ, ne PKK ile aralarına mesafe koyabilen, bırakın mesafe koymayı, onların gündemi ve suflesi dışına çıkamayan siyasetçi görünümlü hizmet erbabının kendi inisiyatifleriyle hareket edememek gibi büyük bir açmazı vardır. Kulaklarına üflenen bilgilerin(!) papağanı olmak, önlerine konan metinlerin okuyuculuğunu yapmaktan başka bir misyonları yoktur. Türkiye, Batı bloğunun nüfuzu altındaki bir müstemleke ülkesi olmaktan çıkmanın kavgasını veriyor. Ve memlekette yaşanan hemen hiçbir şey bu kavgadan bağımsız değil. Başımıza örülmeye çalışılan bütün çoraplar, muhatap olduğumuz bütün operasyonlar bağımsız ve müreffeh bir merkez ülke olmamızı engellemeye dönüktür.
Daha önceki örneklerde görüldüğü üzere, bugün Türkiye’yi yönetenleri (olur ya indirmeyi başarabilirlerse), hem ulusal hem de uluslararası mahkemelerde yargılayıp, bir daha Batı’dan bağımsızlaşma çabalarına yeltenecek olanlara ibret olacak şekilde cezalandırılmalarını sağlamaya matuf hazırlıklardan başka bir şey değildir bu faaliyetlerin asıl maksadı.
Erdoğan’ın 5. kol faaliyeti diye tanımlaması boşuna değildir ve arkasında böylesine bir hakikat yatmaktadır. Çünkü muhataplarının iplerinin kimin elinde olduğunu bizden çok daha iyi bilmekte ve asıl dertlerinin muhalefet ederek iktidara gelmek ve samimiyetle memleketi becerebildikleri ölçüde idare etmek değil, Türkiye’nin yürüyüşünü durdurmak olduğunu net bir şekilde görmektedir.
Şükür ki eskisi gibi kolay manipüle edebilecekleri bir millet yok karşılarında.